<%@ Language=VBScript %> EVREN DÜNYA VE İNSAN Sayfa 1

 

Ana Sayfa | Hatırladıklarım | Fener | Pınar | Linkler | Arşiv | Bize Ulaşın

SAYFA> | 1 | 2 | 3 | Ekler |   

 

Sn.İbrahim ERENTAY'a gönülden teşekkürlerimizle,

 

EVREN DÜNYA VE İNSAN

Giriş

                Bu yazımda, evrenin oluşumu, Dünyanın  evrende yerini alması, bu dünya üzerindeki canlıların ve sonunda insanın oluşumu ve bu yapı içinde insanlığın yerini incelemeye çalışacağım. Belirtilecek bütün bilimsel görüşler, bilgiler, çoğunlukla üç değerli bilim adamının çalışmalarından derlenmiştir. Birincisi, Hubert Reeves, Astrofizikçi. Gerçek bir bilgeliğe sahip, bilimle sanat, kültürle doğa arasında denge kurmaya çalışan, gizem ve güzellik karşısında şaşkınlığa düşüp büyülenme yeteneğimiz olduğunu bilen bir kişi. İkincisi, Joel de Rosnay, fen bilimleri doktoru, Fransız Bilim ve Sanayi Sitesinin yöneticisi. Organik kimyacı olarak başlamış, içindeki çağrıya uyarak canlılar ile teknolojiyi uyumlu hale getirmeye çalışmış, çağdaş bilim savunucusu ve yayıcısı olmuş. Üçüncüsü, Yves Coppens, paleontoloji uzmanı, College de France’ta profesör. Başkalarıyla birlikte, en ünlü insansı iskeleti, 3,5 milyon yaşında Lucy’yi bulan kişi. Ana kaynak olarak bu üç bilim adamının gazeteci yazar Dominique Simonnet ile yaptıkları söyleşilerin bir arada toplandığı “ La plus belle histoire du monde”, “Dünyanın en güzel Öyküsü”, adlı kitabı kullandım. Bunun üzerine Roger Lewin tarafından yazılmış, TÜBİTAK yayınlarında çıkan, “Modern İnsanın Kökeni” adlı eserden, ve diğer bazı bilimsel yayınlarından alınan bilgileri ekledim. Söyleneceklerin çoğu zaten bilinen şeylerdir. Yapmaya çalıştığım, yalnızca kendime göre bir derleme düzenlemedir. Günlük hayatın sanki hiç bitmeyen, bazen gereğinden fazla önem verdiğimiz, çoğu zaman düşünmeye zaman bırakmayan uğraşları içinde, hayata yeni anlamlar ve yeni değerler yüklemeye yardımcı olduklarını yüreğimde hissettim. Bilimselliğin ergin insana ne kadar uyduğunu, yakıştığını bir daha gördüm. Öte yandan, bilimin sınırlarına gelinebildiğini, burada sezgisel aklın devreye girmesi gereken anlarda, entelektüel kültür ve öğretilerin, nasıl yardımcı olduğunu yaşama fırsatım oldu.         

Evren, Büyük Patlama (Big Bang)

                Şimdi biraz geriye gidiyoruz. Bundan yaklaşık olarak 15 milyar yıl önceye. Zamanın başlangıcı olarak varsaydığımız büyük patlama ile evren oluşmaya başlıyor. Bu bizim bilebildiğimiz ilk saniyemizin başlangıcı. Sıcaklık ölçemediğimiz kadar yüksek. Fiziğin sınırları Planck sıcaklığı denilen 1032  derecedir. Evren elementer parçacıklardan oluşmuş homojen bir püre halinde. Şimdilik daha küçük parçacıklar elde etmek üzere bölünemediğini sandığımız bu parçacıklara, elektron, foton, quark, nötrino, graviton ve gluon gibi adlar veriyoruz.

                Büyük Patlamadan 10 mikro saniye sonra evren, quark ve gluonlardan oluşan uçsuz bucaksız bir magma halinde. Yaklaşık 20 mikro saniye sonra sıcaklık 1012  derecenin altına düşünce, nükleer yani çekirdeksel güç devreye giriyor ve quarklar üçer üçer birleşip ilk proton ve nötronları oluşturuyorlar. Niye üçer üçer. Aslında rasgele birleşiyorlar fakat ikişer ikişer birleştiklerinde oluşan çift kararsız, hemen sönüyor, sadece üçlü bileşim dayanıklı çıkıyor. “Yukarı” tip iki quark ile “aşağı” tip bir quark bileşip Protonu, “aşağı” tip iki quark ile “yukarı” tip bir quark bileşip Nötronu oluşturuyor. Böylece maddenin özü meydana geliyor.

                Evrenin ısısı sonraki 10 dakika içinde, 10 milyar dereceye düşüyor. Bu sürede çekirdeksel kuvvetlerin etkisiyle iki Nötron ile iki Proton birleşip ilk atom çekirdeği olan Helyum çekirdeğini oluşturuyor.

                Bu ilk dakikalardan sonra evren artık bayağı soğumuştur. Bunun sonucu çekirdeksel kuvvetlerin etkinliği bitiyor. Evrenin o sıradaki bileşimi %75 Hidrojen, %25 Helyum çekirdeğinden oluşuyor. Artık 300.000 yıl boyunca hiçbir şey olmayacaktır.

                Bu süre sonunda sıcaklık 3.000 derecenin altına düşünce, elektromanyetik kuvvet sahneye çıkıyor. Elektronları mevcut çekirdeklerin çevresinde yörüngeye sokarak ilk Hidrojen ve Helyum atomlarını yaratıyor. Böylece serbest elektronların ortadan çekilmeye başlaması evreni saydamlaştırıyor. Işık tanecikleri olan fotonlar artık kozmozdaki madde tarafından artık etkilenmez oluyor, uzayda serbestçe dolaşıp yavaş yavaş bozularak enerjiye dönüşüyorlar. Bu fotonlar bugün hala yaşlanıp bozulmuş olarak uzaydalar ve bunlara fosil ışınımı diyoruz. Halen uzayda her santimetre küpte 403 foton bulunuyor. Bundan sonra evrim ikinci kez mola veriyor. Yeniden harekete geçmesi için yüz milyon yıl beklemesi gerekecektir.

                Bu süre sonunda kütlelerin çekim kuvvetleri etkisi devreye giriyor. O zamana kadar homojen olan maddede pıhtılar oluşmaya başlıyor. Elektronlar çekirdekler etrafında yakalanmış olduğundan ortam saydam ve büyük ölçekli yapıların kurulmasına serbesttir. Daha önceleri, maddenin her yoğunlaşma girişimi, fotonların elektronlara yaptığı etki yüzünden sonuçsuz kalıyordu. Şimdi artık madde galaksiler halinde yoğunlaşmayı başaracaktır.

                Bu döneme kozmolojinin karanlık çağları deniyor, çünkü neler olduğunu iyi bilemiyoruz. COBE uydusundan alınan gözlemler, o sırada maddenin her noktasının aynı yoğunluk ve sıcaklıkta olmadığını, ortalamanın hafifçe üstünde olan bölgelerin o zaman, galaksiler için “tohum” rolü oynadığını göstermektedir. Bunların uyguladığı çekim kuvveti çevredeki maddenin yavaş yavaş oralara yığılmasına neden oldu. Çığ etkisiyle kütlesi büyüyerek bugün gözlemlediğimiz uzaydaki galaksilerin oluşmasına kadar sürdü.

                Bizim Güneş sistemimiz, Samanyolu diye bildiğimiz bir galakside yer alır. Galaksimiz, Andromeda ve Magellan bulutu dahil, yirmi kadar galaksiden oluşan küçük bir yerel kümenin üyesidir.

                Bir milyar ışık yılı ölçeğinin üzerinde evren son derece homojendir. Hemen her yeri aynı yoğunlukta madde ile doludur. Evrenin herhangi bir bölgesi, herhangi bir başka bölgesiyle tıpatıp aynıdır.

                Böylece Büyük Patlamadan 100 milyon yıl sonra evren bugün bildiğimiz yüzünü gösteriyor. Galaksilerin içinde, madde, çekim kuvvetinin etkisiyle yoğunlaşarak yıldızları oluşturuyor. Bu yoğunlaşma ve sıkışma süreci sıcaklığı yükseltiyor. Böylece yıldızlar, yani güneşler, çevrelerinde sürüp gitmekte olan soğumadan yakayı kurtarmış oluyorlar. Isınıyor ve enerji yaymaya başlıyorlar. Başka deyişle yıldızlar parlamaya başlıyor.

                Evren genleşmeye, galaksiler toplu olarak harekete devam ediyorlar. Bunların birbirlerinden uzaklaşmakta olduklarını gözlüyoruz. Bu hareketi oluşturan başlangıç kuvvetinin nedeni ise henüz bilinmiyor. Bu hareketin ne kadar süreceğinin kesin bir yanıtı yok. Ama ne olursa olsun, genleşmenin  en az kırk milyar yıl daha süreceğini biliyoruz.

                Dünyamızın oluşumuna geçmeden önce buraya kadar söylenen Büyük Patlama ve sonrası gelişmelerin nasıl olup ta bu kesinlikte ifade edilebildiğini merak edebiliriz. Bu arada, Büyük Patlama ( Big Bang) adının, durgun evren modelinin ateşli savunucusu,  İngiliz astrofizikçi Fred Hoyle tarafından, bu kuramı öne sürenlere alay olsun diye verildiğini hatırlayalım. Fakat sonraları bu ad tuttu ve yerleşti. Büyük Patlama, her bilimsel kuram gibi bir dizi gözleme ve bunların sayısal değerlerini hesap yoluyla aynen verebilen Einstein’nın genel rölativite matematiksel kuramına dayanıyor.

                Aslında biz uzayın sıcaklığını ölçüyoruz. Özellikle uzay sondaları sayesinde bunu büyük bir hassasiyetle yapabiliyoruz. Mutlak ölçekte bu sıcaklık 2,7160 K , yani eksi 270,20 C  çıkıyor. Mutlak sıfır ise bilindiği gibi eksi 2730 C . Sıcaklıkla foton sayısı arasında basit bir matematiksel ilişki var. Hesap bize, yukarda belirtilen, 403 ad/cm3 sonucunu veriyor.

                Hubble teleskopu 12 milyar ışık yılı uzaklıktaki bir galaksinin, içinde yüzdüğü ışınımın sıcaklığını ölçebildi ve 7,60 K bulundu. Bu sayı Büyük Patlama Kuramının öngördüğü değerle tam uyum içinde. Bu galaksinin ışığının bize gelinceye kadar yaptığı yolculukta sıcaklık yaklaşık 2,70 K‘ ne düşmüş oluyor.

                Helyum atomları birer uzay fosilidir. Helyum atomu topluluklarının evrendeki rölatif değerleri, geçmişte en az 10 milyar derecelik bir sıcaklığa ulaştığını gösteriyor ve bu da kuram ile tam uyum içinde.

                Ayrıca geceleri gökyüzünün siyah olması da evrenin sürekli evrim halinde olduğuna dolaylı bir kanıt. Bu siyahlık, yıldızların sonsuz geçmişten beri var olmayışından ileri geliyor. 15 milyar yıllık süre,  gittikçe açılan evreni ışıkla doldurmaya yeterli değil.

                Büyük Patlama senaryosunun da bazı zayıflıkları ve karanlık noktaları var. İleride herhalde bazı değişikliklere uğrayacak, fakat özünün korunacağı sanılıyor. Bu öz şöyle ifade edilebilir: Evren durgun ve durağan değil, gittikçe soğuyor ve seyrelip inceliyor. Madde aşamalı olarak yapılaşıyor ve gelişiyor. Kaostan düzene, yalından karmaşığa, az etkiliden çok etkiliye  doğru yavaş yavaş bir gelişme, geçiş var. Evrenin tarihi, tedrici tekamüle uğrayan maddenin tarihidir dersek yanlış olmaz.

                Burada bir saptama yapmak isterim. Sanılanın aksine bilim Tanrıyı ve dinleri dışlamıyor. Bilim dogmatik değildir. Büyük patlamadan önce ne vardı, niye Patlama oldu. Bunların yanıtı henüz yok. Bilim, gerçeklerin her zaman bilinenden daha karmaşık olduğunun farkındadır. Verdiğimiz çok güzel ve çok uygun adıyla Yaradan gönlümüzdeki yerini koruyabilir. Fakat bilim ne onun varlığını, ne de yokluğunu kanıtlayabilir. Bu söylem bilime yabancıdır. Bilim sadece görülebilen ve algılanabilen olgularla ilgilenir. Gerisi insan aklının sezgisine, inancına kalmıştır. Onu kendi aklında, gönlünde istediği yere oturtacaktır. Şimdiye kadar ki açıklamalardan ve bundan sonraki bilgilerden de göreceğimiz gibi Evrende her şeyin özü tektir ve aynıdır. Bütün güneş sistemleri, gezegenler ve üzerinde bizim yaşadığımız dünya, bütün canlılar ve bizler aynı bütünün birer parçacıklarıyız. Sadece her canlıda değişik kombinasyonlar var, fakat özümüzde hiç bir önemli farklılık yok. Bundan binlerce yıl önce dahi, bir kısım bilge insanlar bunu bilim yoluyla değil fakat sezgisel akıl yardımıyla fark etmiştir. O günlerde bunu açıkça herkese anlatmak yanlış ve hatta tehlikeli olduğundan, ezoterik bir eğitim sistemi içinde aşama aşama, seçilmiş bazı insanların bu gerçeğin bilincine varmasını amaçlamışlar. Bence bugün de değişen fazla bir şey yok. Bazı düşünceler artık daha rahat açıklanabilir olmasına rağmen, algılama, doğru değerlendirme ve kavrayıp özümseme için benzer aşamalardan geçilmesine hala gerek var. Erken verilen bazı bilgilerin doğru anlaşılamama ihtimali ve belki de ters bir tepki yaratma riski var. İngilizcede bir söz vardır: ”Knowledge comes but wisdom lingers”. Bunu ‘bilgi koşarak gelir fakat aklı hikmet  emekliyerek gelir’ diye çevirebiliriz. Pek çok hermetik, kapalı düşünce sistemleri bunu bilerek belli aşamalar veya dereceler düzeni getirmişler. Böylece bilgilerin sadece verilmesi değil, en önemlisi kişisel yorumlarla, sezgi ve düşüncelerle sindirilmesi, özümsenmesi için uygun görülen sistematik bir süreç oluşturmuşlar.        

Dünyanın Oluşumu

                Galaksilerin içinde, çekim kuvvetlerinin etkisiyle maddenin yoğunlaşarak yıldızları oluşturduğunu söylemiştik. Böylece yıldızlar, maddenin oluştuğu potalar halindedir. Evren her yerde soğumasını sürdürürken, yıldızın kendi ağırlığı altında sıkışıp büzülmesiyle, onların sıcaklığı önemli ölçüde yükseliyor. Evrenin ilk saniyelerindeki parçacık bileşim süreçleri, yıldızların içinde yeniden işlemeye başlıyor. Yıldızlar sanki birer yerel küçük ‘Big Bang’ gibi davranıyorlar.

                Sıcaklık yaklaşık 10 milyon dereceye yükselince, çekirdeksel güç yeniden uyanıyor, Hidrojen çekirdekleri birleşip helyum oluşturuyorlar. Bu nükleer reaksiyonlar uzaya ışık biçiminde çok büyük miktarda enerji yayarlar. Yıldız parıldamaya başlar. Sıcaklıkları evrende olduğu gibi gittikçe düşer. Bizim Güneşimizde 4.5 milyar yıldır işte böyle hidrojen yakarak parlayıp duruyor. Yıldızın kütlesi büyükse daha fazla parlar ve yakıtlarını daha erken, örneğin birkaç milyon yılda tüketir. O zaman yıldız tekrar büzülmeye başlar.

                Büzülme sonucu, sıcaklık artarak 100 milyon dereceyi geçer. Bu kez hidrojen yanmasının sonucu oluşan Helyum, yakıt olarak devreye girer. O zaman bir dizi nükleer reaksiyon, daha önce görülmeyen bazı bileşimlerin ortaya çıkmasını sağlar. Üç helyum atom çekirdeği birleşip karbon çekirdeğini, dört helyum  birleşip oksijen çekirdeğini oluştururlar. Böylece, milyonlarca yıl boyunca yıldızın merkezi karbon ve oksijen çekirdekleriyle dolar. Yıldızın göbeği kendi üzerine çökerken, atmosferi hızla genişleyip kızıla döner. Yıldız kızıl bir dev olur. Göbeğindeki sıcaklık bir milyar dereceyi geçince, daha ağır atom çekirdeklerini, yani demir, çinko, bakır, uranyum, kurşun ve altın gibi metalleri doğurmaya başlar. Doğada varlığını bildiğimiz, periyodik cetveldeki yaklaşık yüz adet element böylece yıldızların içinde üretilirler.

                Bu süreç çok uzun sürmez, çünkü yıldızın göbeği kendi üzerine çöküp yığılır. Atomların çekirdekleri birbirlerine çarpışıp sıçrarlar. Bu dev bir şok dalgası oluşturur ve sonuçta yıldız infilak eder. İşte süper nova denilen olay budur. Uzayı bizim güneşimizin ışığının bir milyar katı kadar aydınlatan bir şimşek. Bu sırada, yıldızın göbeğinde üretip taşıdığı o elementler, saniyede on binlerce kilometre hızla uzaya saçılırlar. Sanki bir güç bu değerli maddeleri fırından yanmadan önce, tam zamanında çıkarıyormuş gibi.

                Büyük kütleli yıldızların ölümü böyle olur ve arkalarında, iyice büzülüp sıkışmış, çok yoğun bir yıldızsı kalıntı bırakırlar. Bunlara nötron yıldızı veya kara delik diyoruz. Bizim Güneşimize benzer küçük yıldızların ölümü ise daha sakin ve gürültüsüz olur. İçlerinde oluşan bu maddeleri fazla şiddet kullanmadan boşaltıp birer beyaz cüce olurlar.

                Saçılan bu atom çekirdekleri uzayda özgürce dolaşır ve galaksiler boyunca dağılmış büyük bulutlara karışırlar. Uzay artık büyük bir kimya laboratuarı olmuştur. Elektromanyetik kuvvetin etkisiyle, elektronlar çekirdeklerin çevresinde yörüngeye girerek atomları oluştururlar. Atomlar da gittikçe daha ağır moleküller halinde birleşirler. Oksijenle hidrojenin birleşmesinden su meydana gelir. Azotla hidrojen birleşip amonyak oluşturur. Hatta uzayda içtiğimiz alkole, yani iki karbon, bir oksijen ve altı hidrojenin bileşimi olan, etil alkol moleküllerine bile rastlanır. Bütün bunlar, daha sonra Dünyamızda canlı organizmaları meydana getirmek üzere birleşecek olan moleküllerdir. Yani biz, gerçekten yıldız tozlarından yapılmış yaratıklarız. Bu arada çok sevdiğim bir sözü tekrarlamak istiyorum. Bizler tedrici tekamülün çocukları, evrenin yurttaşlarıyız.

                Bu uzaya saçılmış madde bulutları, zamanla çekim kuvvetinin etkisiyle sıkışıp, tekrar yeni yıldızların doğmasına neden olur. Bizim galaksimiz Samanyolu’nda, yılda ortalama üç yeni yıldız oluşmaktadır.

                Yıldızların etrafında dolaşan bizim dünyamız gibi gezegenlerin nasıl oluştuğunu, şu anda kesin olarak bilemiyoruz. Fakat bu yıldızlar arası tozların bir nüve etrafında önce halka biçiminde bir disk haline gelip, sonrada toplaşıp birbirlerine yapışmasından oluştuğu sanılıyor. Bu toplaşma ile gittikçe büyüyen kaya niteliğinde yapılar kuruyorlar. Daha kütleli olanlar diğerlerini kendine çekiyor. Aralarındaki çarpışmalar büyük miktarda ısı enerjisi üretiyor. Buna radyoaktif atomlardan doğan enerji ekleniyor. Böylece akkor halinde bir ateş topu gibi gezegenler oluşuyor. Gezegen küçük ise, asteroidler gibi, çabucak soğuyor. Ay ve Merkür, başlangıçta ürettikleri ısıyı birkaç yüz milyon yılda dağıtıp bitirmişler. Dünyamız için daha uzun bir süre gerekmiş. Bugün bile içinde bir ateş kütlesi var. Jeolojik hareketlere, depremlere ve iklim değişikliklerine neden oluyor.

                Dünyamızın, ayın ve çok sayıda göktaşının yaşları ölçüldüğünde, bulunan değerler aynı çıkıyor: 4.56 milyar yıl. Samanyolu galaksimiz yaklaşık 8 milyar yaşını doldurduğu sıralarda, Güneş sistemimizin hep birlikte ortaya çıktığı anlaşılıyor.

                Dünyamızı bizim sistemdeki diğer gezegenlerden ayıran özelliklerden biri, sıvı halde suya sahip tek gezegen olması. Diğerlerinde su, sadece buz veya buhar halinde. Dünyamıza suyun uzay gayzerlerinden çıkan fışkırmayla, içinde buz taşıyan kuyruklu yıldızlarla, kometlerle, geldiği anlaşılıyor. Dünyanın çekim alanı su moleküllerini yüzeyinde tutacak kadar güçlü, Güneşe uzaklığı da bunun kısmen sıvı halde kalmasına uygun. Sıvı halde su, kozmik karmaşıklığın ortaya çıkmasında birinci derecede rol oynamıştır.

                 Şimdi, Dünyada canlılığın oluşması sürecine geçmeden önce, ilginç bir soruyu sormak istiyorum. Eğer Tanrı, veya Doğa, veya Hakikat, veya Yaradan, bilinçli varlıklar yaratmak isteseydi, bu niyete sahip olsaydı, ne yapardı? Bu sorunun cevabını Hubert Reeves şöyle veriyor:

                “Tam tamına zaten şu ana kadar yapmış olduklarını yapardı.”

Devamı

 



SAYFA> | 1 | 2 | 3 | Ekler |

YUKARI

 

Ana Sayfa | Hatırladıklarım | Fener | Pınar | Linkler | Arşiv | Bize Ulaşın