%@ Language=VBScript %>
Sayın Sıtkı Aytaç'a gönülden teşekkürlerimizle,
HAYATI ŞEKİLLENDİRME
"HAYATI BİZ ŞEKİLLENDİRİRİZ" GÖRÜŞÜ TEMELİNDE KUANTUMCU MUDUR?
Newton, mekaniğin yasalarını keşfettiği zaman, pekçok insan bunu özgür irade kavramının ölümü olarak kabul etti. Newton’un teorisine göre, evren önceden belirlenmiş bir yolda, değiştirilmesi olanaksız son duruma doğru çözülen dev bir zemberekli saat gibidir. Her atomun yörüngesine, zamanın başlangıcından beri ilke olarak koyulduğu, önceden yasası yapılmış ve karar verilmiş olduğu varsayılır. İnsan varlığının bu muazzam kozmik makinaya karşı konulmaz biçimde tutturulan makina parçalarından başka bir şey olmadığı görünmekteydi. Günümüzün yeni fizik anlayışı, Newton fiziği ve onun dayandığı zaman ve mekanın mutlaklığı fikrini kökünden yıkmış, seçme özgürlüğü ve belirlenimciliğin bütün çıkışı, geri dönmüştür. Uzay-zaman kavramlarındaki bu değişiklik, doğayı açıklamak için kullanılan bütün kavramları da değiştirmiştir. Bu değişimin sonucu olarak, kütlenin enerjinin farklı bir biçimi olduğu ortaya çıkmıştır. Başka bir deyişle kütle adeta donmuş enerjidir. Yeni fiziği oluşturan Kuantum Teorisi ve Görecelik Teorisi fizikçilerin gerçekliğe bakış açısını büyük ölçüde değiştirmiştir. Uzay-zaman, madde, neden-etki kavramlarında çok köklü değişimlere neden olmuştur. Oluşan bu yeni dünya görüşü organik, bütüncül ve ekolojik gibi terimlerle nitelendirilebilir. Buna sistemler görüşü adı da verilmektedir. Yeni fizik bu ve birçok bakımdan Doğu Düşüncesinden etkilenmiştir. Eski teoriye ilişkin olarak bölünemez, parçalanamaz bütünlük anlayışı yerini parçalanabilir hatta dönüşebilir madde kavramına bırakmaya başlamıştır. Maddenin ikili yapısından maddenin enerjiye dönüşebilirliği yapısına, iki üç boyutlu bir evren anlayışından 4-5 boyutlu evren anlayışına geçilmiştir.
Quantum Latince miktar demektir. Fizik terimleri arasına girmesi atomlar düzeyinde, enerji gibi bazı büyüklüklerin ancak “belli miktarlarda” alınıp verilebilmesinin bulunmasıyla olmuştur. Quantum teorisinin gelişmesi 1800’lerin son on yılından başlayarak Maxwell, Niels Bohr, Einstein, Heisenberg, Schrödinger gibi fizikçilerin çalışmalarıyla ortaya çıkmıştır.
Madde, atom-altı düzeye inildiğinde, ikili bir görünüme bürünür. Yani zihin-beden ikiliğini hatırlatacak şekilde, hem parçacık, hem de dalga olarak karşımıza çıkar. Bu ikilikten hangisinin geçerli olduğu, o anki duruma bağlıdır. Yani bazı durumlarda maddenin parçacık görünümü baskın iken, diğer bazı durumlarda da dalga görünümü öne çıkmaktadır. İşte bu ikili doğa, ışık ya da diğer elektromanyetik ışınımda da karşımıza çıkmaktadır. Örneğin, ışık “quant” ya da foton aracılığı ile emilir ya da yayılır. Fakat bu parçacıklar uzayın içinde hareket ettiklerinde, titreşen manyetik ve elektrik alanları gibi davranırlar ve dalgaların bütün karakteristik özelliklerini bünyelerinde toplarlar. Öte yandan elektronlar ise, normal olarak parçacık olarak kabul edilmesine karşın, bir elektron demeti dar bir aralıktan geçtiğinde, bir ışık demeti gibi kırılmakta, yani başka bir deyişle; elektronlar da dalgalar gibi davranmaktadırlar. Nasıl, zihnin düşünceler ve sinirsel uyarımların her ikisi de olabildiği, nasıl bir romanın bir hikaye ve kelimeler toplamı olabildiği gibi dalga parçacık ikiliği de, başka bir yazılım-donanım ikiye bölümüdür. Parçacık görünüşü, küçük toplar gibi aşağı yukarı hareket eden atomların donanım yüzüdür. Dalga görünüşü, kuantum dalgası, yazılıma, zihne veya bilgiye benzer. Bu, herhangi bir töz ya da fiziksel maddeye ilişkin dalga olmayıp bir bilgi veya enformasyon dalgasıdır. Bu dalga bize atom konusunda bilinebilecekleri aktaran bir dalgadır. Başka bir deyişle bir olasılık dalgasıdır.
Parçacık ve dalga, Bohr’un tamamlayıcı kavramlar olarak isimlendirdiği şeylerdir. Tamamlayıcı kavramlar aynı nesnenin farklı temsilleridir. Bunlardan biri bilinirse diğerinin bilgisi dışlanır. Yani bir parçacığın aynı anda hem hızını hem de konumunu ölçebilmemiz olanaksızdır. Yani başka bir deyişle, bir atomun nerede olduğu sorulabilir ve akla yakın bir yanıt alınabilir. Fakat ‘nerededir ve ne kadar hızla hareket ediyor?’ türünden bir soruya yanıt yoktur. Bunu Werner Heisenberg 1926 yılında belirsizlik ilkesiyle açık olarak ortaya koymuştur. Bir parçacığın gelecekteki konumunu ve hızını hesaplayabilmek için şu andaki konumunu ve hızını ölçmek gerekir. Bunu yapmanın en kolay yolu parçacığa ışık tutmaktır. Işık dalgalarının bir bölümü parçacığa çarpıp saçılacak ve buradan parçacığın konumu saptanacaktır. Ancak parçacığın konumu, ışığın iki dalga tepesi arasındaki uzaklıktan daha küçük bir hata ile saptanamayacağından, parçacığın konumunu daha kesin ölçebilmek için daha kısa dalga boylu ışık kullanmak gerekir. Planck’ın tanecik varsayımına göre ölçüm için en az bir tane tanecik kullanmalıyız. Bu tek tanecik dokunduğu parçacığın hızını önceden bilinemeyecek biçimde değiştirecektir. Üstelik konumu daha kesin ölçebilmek için daha kısa dalga boylu ışık gerekecek ve bundan dolayı tek bir taneciğin enerjisi daha yüksek olacaktır. O halde parçacık daha çok etkilenecektir. Başka bir deyişle, parçacığın konumunu daha kesin ölçebilmek için uğraştığınızda, hızını daha hatalı ölçüyor olacaksınız, ya da tersine hızını ölçerken konumunu ölçemeyeceksiniz.
Tamamlayıcılık ilkesine en güzel örnek Sofokles’ten verilebilir. Sofokles’in “Antigone” adlı eserinde “topluma karşı görev” ve “ailesel görev” kavramları tamamlayıcı kavramlardı ve bir anlamda, karşılıklı olarak birbirlerini dışlıyorlardı. İyi bir yurttaş olarak, Antigone, kralı öldürmeye çalışırken öldürülmüş olan kardeşini hain olarak değerlendirmelidir. Krala ve topluma karşı görevi kardeşini reddetmesini gerektirmektedir. Yine de ailesel görevi onun vücudunu gömmesini ve hatırasına saygı göstermesini gerektirmektedir.
Tamamlayıcılık ve belirsizlik ilkeleri Kopenhag yorumunu oluştururlar. Quantum fiziğinin en can alıcı özelliği, nesnel gerçekliğin hiç bir zaman varolmadığını göstererek gözlemciye, yalnızca gözlemleme ile ilgili değil, aynı zamanda gözlemlenen özellikleri tanımlamada da büyük ve önemli roller vermiş olmasıdır. Çünkü Quantum fiziğinde bir nesnenin kendi özelliklerinden söz edilemez. Böylece, madde ve zihnin yapıları arasındaki gözle görülür benzerliklerin, insan bilincinin gözlem süreci sırasında ve gözlemlenen olayların özelliklerini büyük çapta belirlenmesinde, insan bilincinin çok önemli rol oynadığı anlaşılmıştır. Bohr’a göre atomun belirsiz ve bulutumsu dünyası, yalnızca gözlem yapıldığı zaman somut gerçekliği güçlendirir. Bir gözlemin yokluğunda atom bir hayalettir. O yalnızca, onu aradığınız zaman maddeleşir ve aranılan şeye karar verebilirsiniz. Onun yeri aranıldığında, bir bölgede atom bulunur. Devinimi arandığında da bir atom bulunur. Fakat her ikisine birden aynı anda sahip olunamaz. Bu özellikler ancak nesnenin gözlemci ile giriştiği etkileşim sonucunda oluşmaktadırlar. Heisenberg’in sözleriyle “gözlemlediğimiz şey doğanın kendisi değildir; yalnızca doğanın yönelttiğimiz soruya verdiği yanıttır”. Örneğin gözlemci ölçüm araçlarını nasıl oluşturacağına karar verdiğinde, bu oluşum, sonuç olarak gözlenen nesnenin özelliklerini de belirleyecektir. Eğer deneysel düzen değiştirilirse, buna karşılık gözlenen nesnenin özellikleri de değişecektir.
Gözlemleme işinin gözlemlenen şeyi değiştirebileceği gerçeği normal yaşamdan çıkarılan örneklerde de görülebilir. Modern yaşamdan yalıtılmış bir küçük köyü inceleyen antropolog, yalnızca kendi varlığı ile köy yaşamını değiştirecektir. Bu gözlemin nesnesi inceleme sonucu değişir. İnsanların gözlemlenmekte olduklarını bilmeleri onların davranışlarını değiştirebilir.
Bohr’un tamamlayıcılık ilkesi bir şeyi bilmenin koşullarının diğerlerinin bilgisini zorunlu olarak dışlaması nedeniyle, determinizm gereği dünya hakkında bir defada her şeyi bilmenin olası olmadığı anlamına gelmektedir. Quantum teorisinin Kopenhag yorumu dünyanın bizim onu gözlemlememizden bağımsız bir varlık olduğu fikrini sona erdirmiştir. İçine bilinç girmeyen gözlem ancak, özgür, bağımsız ve tam objektif nitelik kazanabilir. Aksi halde zihin ne istiyorsa netice bu istekten etkilenecek, hatta “zihnin çağrısı” olacaktır. Başka bir deyişle insanın niyeti, fiziksel dünyanın yapısını etkilemektedir. Bu da, biz onu kavramasak da, dünyanın devam ettiği şeklindeki klasik nesnellik görüşünü destekleyen her günkü dünya deneyimimiz ile çelişmektedir.
Quantum teorisine göre, madde hiç bir zaman durağan olmayıp her zaman için hareket halindedir. Bu aynı zamanda doğu mistikçilerinin de maddesel dünyaya bakışlarıdır. Fizikçi ve doğu mistikçilerinin hepsi evren, hareket ettikçe, titreştikçe, dans ettikçe dinamik olarak idrak edilmelidir demektedir. Doğa durağan değil fakat dinamik denge içindedir. Nitekim Tao’cu metinlerde bu konuda şöyle yazar: “Durgunluk içindeki durgunluk gerçek durgunluk değildir. Yalnızca, eğer hareket içinde durgunluk varsa cenneti ve dünyayı kaplayan ruhsal ritim ortaya çıkar”.
Modern kozmolojinin buluşları evrenin sürekli olarak genişlediğini göstermektedir. Bu, evrenimizin sürekli genişleyen bir ufka sahip olduğunu gösterir. Yani, her gün yeni karışıklıklar ve etkiler, ufkun ötesindeki yörelerden evrene geçer. Çünkü bu yöreler, zamanın başlangıcından beri asla evrenin bizlerin de içinde olduğumuz parçasıyla nedensel etkileşim içinde olmamışlardı, dolayısıyla bizim bu etkilerin ne olabileceğini bilebilmemiz de olası değildir. Heisenberg’in “Belirsizlik Teoremi” temel ilkelerine göre atomaltı dünyada da doğa yaradılışından dolayı belirsizdir ve mikrodünyada iyi tanımlanmış nedeni olmayan olaylar oluşmaktadır.
Bir başka gerçek de zamanın belirsizliğidir. Einstein “Görecelik teorisi” ile zamanın aslında elastik olup, hareket yüzünden gerilebileceğini ve bükülebileceğini kanıtladı. Her gözlemci, kendi kişisel zaman cetvelini yanında taşır ve o, genellikle başka birininkiyle uyuşmaz. Kendi çerçevemizde, zaman asla eğilmiş görünmez. Fakat farklı olarak hareket eden öteki gözlemciye göre görecelidir. Zamanımız, onların zamanıyla derece farkından dolayı bükülebilir. Büyük kütleler gibi olağanüstü etkiler uzayı da etkiliyerek burulmasına ve küçülmesine neden olur. Uzay ve zamanın karşılıklı bükülmesi küçülen uzayın genişleyen zamana doğru bir değişmesi olarak kabul edilebilir. Zamanın her saniyesi bu yüzden uzayın kesin olarak 180000 mil cıvarında bir parçası değerindedir. Bunu gösteren ikizler etkisi adı verilen garip bir fenomen vardır. Bir gezegenden ikizlerden biri havalanır ve ışık hızına yakın bir hızla on yıl gezer. Evde kalan ikiz, on yıl onun dönüşünü bekler. Roket geri döndüğü zaman, gezegende kalan ikiz kendi on yılına karşılık, kardeşini yalnızca bir yıl yaşlanmış bulur. Yüksek hız, gezi yapan ikize, gezegende zamanın akmış olduğu on yıl boyunca yalnızca bir yıllık zamanı yaşama olanağını vermiştir.
Einstein çekim etkilerini de içine alacak şekilde teorisini geliştirmiştir. Buna göre, çekim arttıkça zaman bükülmekte ve dolayısıyla yavaşlamaktadır.. Kara delikler gibi çok büyük kütlelerde çekimin fazlalığından zaman bütünüyle durmaktadır. Görüldüğü gibi zaman genişleyebilmekte, bükülebilmekte, eğilebilmekte ve hatta tekillikte bütünüyle durabilmektedir. Saat oranları, mutlak olmayıp hareketin durumuna ya da gözlemcinin çekimsel konumuna nazaran görecelidirler.
Zamanın göreceli olmasının fiziksel ve felesefi açıdan çok önemli etkileri vardır. Bunun en önemli etkisi de evrensel “şimdiki zamanın” olmamasıdır. Eğer ayrı yerlerde ortaya çıkan iki olay, A ve B gözlemci tarafından eş zamanlı olarak kabul edilirlerse, biri B’yi ilk önce ortaya çıkan olarak kabul edebilirken, öteki gözlemci B’den önce A’nın ortaya çıktığını görecektir.
İki olayın düzeninin farklı gözlemcilere göre farklı ortaya çıkabileceği fikri paradoksal olarak görünebilir. Hatta silahın ateşlenmeden hedefin vurulabileceği bile düşünülebilir. Fakat, gerçek böyle değildir. Evrende hiç bir şey ışık hızından hızlı gidemez. A ve B olayının belirsiz bir ardışıklığa sahip olabilmesi yani iki farklı gözlemci tarafından farklı algılanabilmesi için aralarındaki mesafenin ışık tarafından bağlanamıyacak kadar büyük olması gerekir. Başka bir deyişle ışık A ve B yi bağlayacak kadar hızlı değilse, hiçbiri, herhangi bir şekilde diğerini etkileyemez. Onların arasında nedensel bir bağ yoktur, dolayısıyla A ve B’nin zaman düzenini tersine çevirme, neden ve etkiyi tersine çevirmekle bir olmaz.
Evrensel bir şimdiki zamanın olmadığı gerçeği zamanın geçmişe, şimdi ve geleceğe düzenli olarak ayrılmasıdır. Bu terimler, insanın şimdiki konumunda bir anlama sahip olabilirler, fakat evrensel olarak bir anlamları yoktur. Mars ile dünya arası yaklaşık 2 ışık saati olduğundan mars’ta şimdi ne oluyor? Sorusu, içinde yaşadığımız gezegende özel bir an’a işaret etmek için sorulabilir, fakat Mars’ta bu iki saat öncesi gibi farklı bir ana işaret edecektir. Aynı şekilde Mars’ta aynı soruyu soran bir gezgin de sorusuna farklı bir yanıt alacaktır. Özne’ye göre mesafe daha büyük olduğu zaman, bu şimdilerin sırası daha da dramatik olur. Örneğin, bir milyar ışık yılı uzaktaki bir quasar için Dünyamızda sorulacak şimdi aslında quasar üzerindeki bir milyar yıl önceyi yani çok uzak geçmişi tanımlamaktadır. İşte bundan yararlanarak teleskoplarla evrenin sınırlarına bakarak bizler bugün evrenimizin ilk yıllarını yani geçmişini izleyebilmekteyiz.
Farklı bir geçmiş, şimdi ve geleceğin dışta bırakılması yalnız “gerçekten varolan” şimdinin önemli olduğuna hükmetme isteği için, çok büyük bir adımdır. İnsani açıdan geçmiş geçmiştir, hatırlanır, ama ondan vazgeçilmez İnsan geçmiş ve geleceğin varolmadığına inanmayı ister. Yalnızca gerçekliğin bir an’ının “bir zamanda” ortaya çıktığı görülür. Aslında görecelik teorisi böyle kavramları anlamsız kılar. Bir kişinin geçmişi, bir başkasının şimdisi ve başka birinin geleceği olduğu için, geçmiş, şimdi ve gelecek aynı derecede gerçek olmalıdır. Bilim adamı, zamanı olmuş olayların ardarda gelişi gibi kabul etmez. Buna karşılık, geçmiş ve geleceğin tümü yalnızca buradadır ve zaman, genişleyen uzay gibi, çok benzer bir tarzda belli bir an’dan her iki doğrultuda da genişler. Onun için fizikçiler zaman yerine uzay-zaman kavramını kullanırlar. Aslında zaman hiç bir zaman akmaz. Dış dünyada geçmiş, şimdi ve gelecek yoktur. Şimdi, bütünüyle zihindedir ve psikolojik bir kavramdır. Zamanın hareketi yanıltıcıdır. Eğer zaman hareket ediyorsa, bir hızı olmalıdır. Bu hız nedir? Bir gün, yarım gün, bir saat? Tabii bunun arkasından hemen, zaman geçmiyorsa şeyler nasıl değişiyor sorusu akla gelebilir. Değişme olur çünkü nesneler zamanda uzayın içinde hareket ederler, zamanda etmezler. Bu, gelecek korkusu ve özgür iradeyi de etkiler mi? Eğer gelecek daima varsa, bu belirlenimcilik (determinizm) anlamına gelir ve özgür irade bütünüyle anlamsız olur mu? Gelecek daima varolmaz. “Önce” kelimesinin tanımıyla, açıkça anlamsız olan “onlara göre önce olan olaylar var olduğu” için, bu cümle, bu şartlar altında bir aykırılıktır. Güneş tutulması gibi olayları yalnızca dünyanın karmaşıklığından dolayı bilebiliriz. Bu belirlenimcilikle aynı şey değildir. Dünyanın gelecek durumları, önceki olaylar tarafından tamamen belirlenebilir, fakat pratik şartlar altında yine de önceden bilinemez. Unutulmamalıdır ki, kuantum teorisi, mikrokozmozda, bütünüyle bir öncel sebeplilik olmaksızın, olayların kendiliğinden ortaya çıktığını göstermektedir.
Geçmiş, şimdi ve geleceğin nesnel bir anlama sahip olmadığının görülmesi gerçeğine karşın, görecelik teorisi insanı ilk eylemleriyle ve daha sonraki olaylara karar vermesinden dolayı engellemez. Daha önce ve daha sonra düzenleme ilişkisi, geçmiş ve gelecek olmasa bile, zamanın nesnel bir niteliğidir. Şunu da unutmamak gerekir ki determinizmi gelecek olayların bütünüyle denetimimiz dışında olduğunu öne süren yazgıcılık (fatalizm) öğretisiyle karıştırmamak gerekir. Yazgıcı herşeyin “yıldızlarda” veya “alınyazısında” yazılı olduğunu söyler. Olacak olan olacaktır. Savaşta ateş altında dolaşan asker eğer bir şey olacaksa olur diye düşündüğünde yazgıcıdır. Burada önemli olan determinizmin, eylemlerimize rağmen oluşan olaylar anlamına gelmediğidir. Bazı olaylar olur, çünkü biz onları belirleriz. Kişisel olarak belki bir dünya harbini engelleyemeyiz ama yolda karşıdan karşıya geçerken sağa sola dikkatli bakmamız kazayı önleyecektir. Ayrıca, bugünkü demokrasilerde bir çok insan bir araya gelerek kamu oyu yaratıp istemediği bir çok olayı engellemekte ve istediği biçimde değiştirebilmektedir.
Bütünüyle belirlenmiş bir evrende, hükmün kendisi önceden belirlenir. Böyle bir evrende hoşumuza gittiği gibi davranabilsek bile, hoşlandığımız şey denetimimizin dışındadır. Kahve yerine çay içmeyi tercih ettiğimiz zaman, kararımızı çay daha ucuzdur gibi çevresel etkiler, kahve daha güçlü bir uyarıcıdır gibi fizyolojik ögeler, çay geleneksel bir içecektir gibi kültürel eğilimler vs. etkileyecektir. Determinizm her kararın, her kaprisin önceden belirlendiğini söyler. Böylece, aslında siz özgürce çay ya da kahveyi seçtiğiniz kanısında olmanıza karşın, bu seçim siz doğduğunuz andan hatta ondan da önce saptanmıştı. Bütünüyle deterministik bir evrende her şey yaratılış anında belirlenir. Soru bunun bizi olduğumuzdan daha az özgür kılıp kılmayacağıdır.
Sorun, istenilen özgürlüğün türünün ne olduğuna bütünüyle karar vermenin çok zor olduğudur. Bir teklif, kendisi de evrenin bir parçası olan beyin durumumuzu da içine alan tamamiyle aynı olan evrendeki herşeyle birlikte tekrarlanmış seçime sözü tekrar getirip getirmemesiyle sonuçlanan gerçek, çay ya da kahve seçme özgürlüğüdür. O zaman tekrarlanan işleme ilişkin farklı olarak seçecek olduğumuz bir olasılık vardır ki bu da determinizme aykırıdır. Kuantum etkilerinin determiznizmin yanlış olduğunu ıspatlamasına karşın sinir hücresi düzeyinde etkilerinin olması olasılığı hemen hemen yoktur. Zaten eğer böyle etkileri olsaydı biz özgür iradeye sahip olmayacak fakat asabımız bozulacaktı.
Özgür irade konusunda bir başka kavram da Hugh Everett’in, “kuantum teorisinin Everett çok-evrenleri” adı verilen yorumudur. Bu yorumda Everett’e göre, her olası dünya paralel olarak birlikte varolan bütün alternatif dünyalarla, gerçekten kavranılır. Bu dünyaları çoğaltma insan seçimlerini genişletir. Çay veya kahvemi diye bir seçimle karşı karşıya kalındığında Everett yorumu evrenin, dallarından birinde çay ötekinde kahve alınan doğrudan iki dala ayrıldığını söylemektedir. Tabi burada da başka bir sorunla karşılaşılmaktadır. Gerçekte kahvesi olan siz’le Çay’ı olan siz aynı kişi değildir. Onlar farklı evrenlerde oturmaktadırlar. Hiçbir şeyde değilse bile, bu iki birey, bizim yalnızca “siz” diye sözünü ettiğimiz örneğin içimin lezzeti gibi algısal deneyimlerinde ayrılacaktır. Onlar aynı kişi olmayacaktır. Öyleyse, sunulan seçim ne olursa olsun, aslında çay ya da kahveniz olamaz. Ben çayı seçiyorum demek ben çay içicisiyim demektir. Böylece, tek başına “siz” seçme ile karşı karşıya gelmenize rağmen sonuç bir bireyi değil iki bireyi içermektedir. Everett’in teorisinde benlik sürekli olarak sayısız birbirine yakın kopyalarla çoğaltılır.
Özgür irade yani yaşamı şekillendirme isteminin felesefi açılımları çok fazaladır. Örneğin eğer özgür irade bir yanılsamaysa bir kişi eylemlerinden dolayı niçin suçlu olsun sorusu rahatlıkla sorulabilir. Çünkü bu durumda zaten her olay ve davranış daha yaradılışın en başında saptanmış olacaktı. Ya da Everett çok-evreninde, çoklu-benliğin suçu tasarlaması kuantum teorisi yasaları tarafından zorlanan bir suçlu savunması olmayacakmıydı? Bu durumda evrende Tanrı’nın konumu hakkında da soru sorabiliriz. Tanrı özgür iradeyi kullanabilir ve karar verebilir mi?
Eğer insan özgür iradeye sahip olursa, kesinlikle Tanrı da olur mu? Eğer Tanrı’nın evren için bir planı varsa, plan onun iradesinin bir parçası olarak tamamlanır, kaçınılmaz olan planın hedefi içinde niçin yalnızca deterministik bir evren yaratmaz? Ya da daha iyisi başarılmış bir planla onu yine yaratır mı? Eğer evren indeterministik ise, bu yüzden, güçsüzlüğü nedeniyle, sonucun böyle olacağı şeye karar vermesi ya da önceden bilmesi, Tanrı’nın gücünün sınırlı olduğu anlamına gelmez mi?
Doğaldır ki istediği takdirde Tanrı’nın gücünün bir kısmından vazgeçebileceği bu sayede de kuantum rastgeleliğinin ortaya çıkıp yaradılışın kozmik bir şans oyununa dönüşmesini öne sürmek olasıdır. Fakat, acaba her şeye gücü yeten bir kuvvet bu gücünden vaz geçebilir mi? Yoksa bütün bu sorular bizim dört boyutlu evrenimizle ilgili olup, daha yukarı boyutlarda hiç bir anlamı yokmudur? Bu takdirde, bu yasaların tasarımcısı olan Tanrı bunların işleyişini, kesişmeleri sonucu yeni boyutlar kazanmalarını yalnızca onlara şahadet ederek seyretme durumundadır. Tüm enerjilerin ana devinim güçleri Yin ve Yang sarmalı, tüm evrensel çalışışı sağlayan ve BÜTÜN’ü sürdüren ana arterler gibidir. Tanrı bu akışın çalışışı, gücü ve adaletini koymuş olmanın huzuru ile karışmasız tutum içindedir. Esasen Tanrı, bu kozmik doğal yasalar ve onların karma yaratan ancak rastgele gibi görünüp Bütünün devasa dengesinde göreceli düzen temeline uygun insan zihninde şaşırtıcı, acımasız ya da beklenmeyen ümit ve olumlu ya da olumsuz açılımlar verebilen bir ilahi akış ve sürekliliğin bizzati kendisidir. Burada her şey önceden belli ve belirli olmakla beraber, o BÜTÜNÜ bir türlü kavramaya idrakten yoksun sınırlı zihin kapasitemizin bu determinizmi anlamaması sonucu bize kapalıdır, olayların rasgele gibi görülmesi bu nedenledir. İnsan tüm eylemlerini bu kozmik doğa yasalarına uygun yapabilmelidir. Kant’ın etik açıdan deyişi ile “Doğru olan eylem, insanın kendisine koyduğu ve tıpkı bir doğa yasasıymış gibi kendisi için belirleyici kıldığı ahlak yasası altındaki eylemidir”. Bu söz, kişinin “Kendini Bil” seviyesini yakalıyabilmesi için, tüm yapacağı düşünce ve davranışlarında velhasıl seçeceği aşkın yaşam biçimi için de elzemdir. O zaman yaratılışın eksik olan ya da tam mükemmel olamamış yanı tamamlanmış ve netice hasıl olmuştur. Bu durumda insanın önemli misyonu da budur. Kişi, bu iki görüşü de algılayıp, yorumlayıp kararını özgürce verecektir. İşte felsefenin güzelliği de buradadır.
Mutlak kudretin özgürlük kavramı da insanların özgürlük türünden bütünüyle farklıdır. Çay veya kahveyi seçmekte özgür olabiliriz ama bu özgürlük stoklarla sınırlıdır. Sevdiğimiz veya çok merak ettiğimiz her şeyi de yapabilmemiz olası değildir. Örneğin okyanusun ortasında yüzemeyiz veya ayda yürüyemeyiz. İnsanın gücü sınırlıdır ve yalnızca isteklerinin küçük bir kısmını yerine getirebilir. Aksine, herşeye gücü yeten Tanrı’nın gücü sınırsızdır ve böyle bir varlık, seçtiği ne olursa olsun sahip olmak için özgürdür.
Mutlak kudret bazı sıkıntılı teolojik sorunlar doğurur. Tanrı kötülüğü önlemek için özgürmüdür? Eğer o mutlak kudret ise, evet. O zaman, niye önlemez? Bu kanıtlama İngiliz filozof David HUME tarafından geliştirilmiştir. Hume, dünyadaki kötülük Tanrı’nın niyetinden dolayı ise, o zaman o, rahmet sahibi değildir. O hem mutlak kudretli hem de rahmet sahibi olamaz demektedir.
Doğaldır ki buna yanıt olarak Tanrı’nın bize özgürlük verdiği ve onun planını bozmak için bizleri özgür kıldığı savı öne sürülebilir. Bu amaçla, kendi gibi olabilme şansına sahip olmak için bizleri cennetten kovduğu böylece bilinçlenmemizi sağladığı varsayılabilir. Ama yaramaz bir çocuk ailesi tarafından engellenmeyip te zarar ziyana neden olduğunda ailesi de sorumlu tutulacaktır. Bundan dolayı Tanrı’nın planının küçük te olsa bir parçasının kötü olduğu çıkarılabilirmi? Ya da Tanrı, ona karşı eylem yapmaktan bizi engellemek için özgür değil midir? Bu konuda Ömer HAYYAM şöyle demektedir:
Beni özene bezene yaratan kim? Sen!
Ne yapacağımı da yazmışsın önceden
Demek günah işleten de sensin bana
Öyleyse nedir bu cennet, cehennem!
Var mı dünyada günah işleyen söyle;
Yaşanır mı günah işlemeden söyle;
Bana kötü deyip kötülük edeceksen
Yüce
Tanrı, ne farkın kalır benden söyle
Zamanı aşmak için, Tanrıya inanılan din öğretisi izlendiğinde, yeni bilmeceler ortaya çıkmaktadır. Çünkü özgürlüğe ait kavramı seçmek dünyaya ait birşeydir. Özel bir an yerine zamansız seçim yapmanın ve kozmik planda herşeyi bilmenin hiç bir anlamı bulunmamaktadır. Sonsuz bir Tanrı, heryerde ne olduğunu bilecektir. Fakat hemen yukarıda anlatılmaya çalışıldığı gibi, evrensel bir şimdiki an yoktur, öyleyse Tanrı’nın bilgisi uzayda yayılmışsa, zamanda da yayılmış olmalıdır. Buradan da Tanrı için seçme özgürlüğüne sahip olmanın, anlamsız olduğu sonucuna varılır. Fakat yaratıcısına göre kullanışlı olmayan bir yeteneğe insanın sahip olduğuna inanılır mı? Geleceği bilme yetersizliğimiz, yani ızdırap çektiğimiz seçme özgürlüğüne gerçekte bir sınırlama olması, bizi paradoksal bir sonuca zorlamaktadır. Şimdi’nin hapishanesinden kurtulmuş olan Tanrı’nın, özgür iradeye gereksinimi yoktur.
İnsan, yücelebilmek ve Tanrıya ulaşabilmek ister ama bu çabaları en azından şimdilik boşa gider. Bu amaçla var olma ya da olmamanın bir anlam ifade etmediği temel bir üretken güç içinde, doğası tam istikrar ve denge olan bir alana ulaşır. Bu alanın vazgeçilmez özelliği olan “üretken” lik devreye girdiğinde, “varlık” fenomeni bir çığ gibi kat be kat artarak ve çeşitlenerek oluşum, süreklilik ve muhtaçlık sarmalı içinde o derece gelişir ki, bunlar insanın psişik yapısında onbinlerce kilometre taşı gibi iz bırakarak hüküm sürdürürler. Bu durumda, insan için tümü ile yapaydır ya da sayısız koşullanmalar sonucu olarak oluşmuş kendine özgü bir bileşiktir denilirse pek te hata yapılmış olmaz. Bilinç ile yüklü üst beyin (neo-cortex) çok yeni ve göreceli olarak daha hala çok dar kapsamlıdır. Beynimizin, kısa yaşamımızda genişletmekle yükümlü olduğumuzu hiç bir insanın unutmaması gereken bölümü de işte burasıdır. Ne kadar bilinç dışı birikim ya da karanlık, aydınlığa kavuşursa biz o oranda bütün insan olma şansını elde ederiz. Aksi halde bilinçdışı bize o derece sahiptir ki, gerçek olan sanki bizim bilinçdışı varlığımız ve onun engin, uçsuz bucaksız okyanus’a benzetilen kapsam ve gücüdür. Bu yaşam ise, doğup sonra da kaybolan bir göl misali, bir rüya, bir hayal ya da doğu diliyle MAYA’dır sanki. Buda’nın gösterdiği kurallardan “doğru anlayış” sayesinde nufuz edebilmemiz olası olan, fakat deşifre etmeyi bir türlü beceremediğimiz ip uçları ve sırlarla doludur bu dünya yaşamı. Dolayısıyla, bu fırsat kaçırılmayacak kadar değerlidir. Ancak, insanın cehaleti sürdükçe, her defasında kaçmaya adeta mahkumdur. Üst-beyin, sanki eski ve hantal bir yük gemisinin seyir görevini üstlenmiş ancak sayısız eksik ve aksamaları ile hiç bir zaman tam ve mükemmel çalışamayan bir kumanda köprüsünün irili ufaklı yanlışları hatta riskleri ile yüklü bir merkez gibidir. A dan B ye olan seferinde, bu nedenle, bu geminin başına gelen ve gelecek olan her şey doğrudur, gereklidir ve geçerlidir.
Gerçeklik karşıtlıkları içerdiği için, gerçekliğin tanımı da karşıtlıkları içerir. Peki, her şeyin göreceli olduğu ortamda, gerçek nedir? Kuantum teorisinin de bize gösterdiği gibi aslında varsanılan evrenin göreceliği yokluğundadır. Her ne ki yokluğa erişir, varlığa kavuşur. Aslında “varlık”la “yokluk” arasındaki gerilim “oluş” kavramıyla ortadan kalkar. Çünkü “oluş” bir anlamda hem olmayı hem de olmamayı içerir. Yine görecelik teorisine göre önceki an bu anda yok ise, bu an da sonrakinde olmayacaktır. Bu durumda üzülüp anını yitirmeye değer mi? Sonsuz geleceğin hayalleri içinde anını değerlendirmeyi terkedenler, pahasını geleceği kaybederek öderler.
Evren bir bütündür. Herkes ve her şey birbirine bağlıdır ve mecburdur. Birinin başarısı ya da yanlışı, tüm evrenin yani sistemin başarısı ya da yanlışı demektir. Bir bedenin hücreleri gibi, bilgiyi ve akışı vermek, aktarmak, iletmek ve paylaşmak zorundayız. Böylece artar, çoşar ve zenginleşiriz. Gerçek özgürlük insanın evrensel plan içindeki yerini bulması, bütün içindeki önemini ve görevini kavrayarak o evrensel müzik içinde titreşmeye katılması, kendi notasını en iyi biçimde icra ederek evren müziğini daha zengin ve mükemmel hale getirmeye çalışmasıdır. Bu çalışma sırasında bir Doğu Bilgesinin şu sözleri hiç akıldan çıkmamalıdır: Evren sonsuza dek varolabilir, ama bu beden ikinci kez gelmez. İnsan yaşamı en fazla yüz yıl sürer ve bu günler tez geçer. Mutlu yaşayanlar yaşama sahip olmanın neşesini ve yaşamı harcamanın hüznünü bilirler.
Hiç bir zaman unutulmaması gerekir ki tüm bu düşünceler içinde yaşadığımız dört boyutlu evrendeki mevcut bilgi birikimimizin sonuçlarıdır. Şüphesizki bilgi birikimimizin ve dolayısıyla anlayışımızın artması varoluşumuzun bu temel sorunlarına ışık tutacaktır. Bir çok soruya yanıt bulunacak ama her yanıt yeni yeni sorular ortaya çıkaracaktır. Bundan korkmamak, bedbinliğe kapılmamak ve arayışı sürdürmek gerekir. Zorluklarla mücadeleye girişmiş bir akılda daima güzel bir şeyler bulunur. Düşkırıklığının hüznü, doyumun gönül rahatlığındadır. Eğer akıl aydınlanmışsa, karanlık bir odada açık, mavi bir gökyüzü vardır. Eğer düşünceler bulanıksa, günışığında bütüncül hayaletler vardır. Çok uzak değil iki yüz sene önce insanların ayda yürüyeceğini söyleyenleri deli diye hastaneye kapatabilirlerdi. Giordano Bruno Dünya evrenin merkezi değil dedi diye yakılmıştı. Ne mutlu bizlere ki araştırabilme ve araştırmalarımızı seslendirebilme özgürlüğüne sahibiz. Bol gübreli toprak bol ürün verir; çok duru sularda balık bulunmaz. Bu nedenle, aydınlanmış insanlar, kusurları kabul etmeye hazır olmalı ve tekil yetkinlikçiler olmamalıdır.
Sıtkı Aytaç
20.11.2005
KAYNAKLAR :
- CAPRA Fritjof (1991) : Fiziğin Taosu,
Arıtan Yayınevi
- DAOREN Huanchu (1993) : Bilgenin
Kanatlı Sözleri, Anahtar Kitaplar, ISBN 975-7787-20-5
- DAVIES Paul (1994) : Tanrı ve Yeni
Fizik, İm yayınları, 2.Baskı
- HAWKING Stephen (1988): Zamanın Kısa
Tarihi, Milliyet Yayınları
- HULUSİ Ahmet (1993) : Dost’tan Dost’a,
Kitsan, 5. Baskı
- PAGELS Heinz R.(1993) : Kozmik
Kod (Doğanın Dili/Kuantum Fiziği), Sarmal Yayınevi, İkinci Baskı
- PAGELS Heinz R.(1993) : Kozmik Kod
II (Maddenin İçine Gezi), Sarmal Yayınevi
- OMNES Roland(1994) : Evren ve
Dönüşümleri, Sarmal Yayınevi, İkinci Baskı