<%@ Language=VBScript %> HOŞGÖRÜ

 

Ana Sayfa | Hatırladıklarım | Fener | Pınar | Linkler | Arşiv | Bize Ulaşın

 

Sayın Attila Tözün'e gönülden teşekkürlerimizle,

 

 HOŞGÖRÜ
 

Daha önce araştırılmışı araştırmak, incelenmişi incelemek, sorgulanmışı sorgulamak ne kadar kolaysa, bu işi, düşünülmüşü düşünmeden, söylenmişi söylemeden, yazılmışı yazmadan yapmak da o denli zor. Ama eğer konu hoşgörü ise, onun üzerinde daha fazla düşünmek, daha fazla söylemek, daha fazla yazmak, daha fazla tartışmak, başka hiçbir konuda olmadığı kadar gerekli. İşte bu gereklilik, bilinenlerin olası tekrarlarını, hoş görülür kılar umarım.

İnsanlık tarihi sanki bir hoşgörüsüzlük öyküsü. Kutsal Kitaplara göre, Adem’in ilk çocukları hoşgörüsüzlüğün ilk örneklerini sergilemişler. O günlerden beri, nasıl sağlığın kıymeti ancak hastayken anlaşılırsa, insan toplumları da barış dönemlerinde hoşgörü ortamının korunması ve gelişimi için yeterli çaba harcamazken, ancak onun yokluğunda hoşgörünün eksikliğini hissetmişler. Bir başka deyişle, asırlar boyu toplumlarda hoşgörü, bilinmedik bir insan hasleti olmaktan ziyade, alışılmadık bir insan hasleti olagelmiş. Ama bundan dolayı, insanlığı hoş görmemiz gerekiyor. Çünkü, hoşgörü kavramının sınırlarının çizilmesi o kadar zor ki, bu sınırlar o denli belirsiz ki…

Kimi zaman kayıtsızlık ve ilgisizlik boyutunda algılanmış hoşgörü. Kimi zaman sabırlı olma, kimi zaman aldırmama, kimi zaman da dayanma, katlanma kavramlarının eş anlamlısı olarak tarif edilmiş çağlar boyu. 

Bilinen tarih içerisinde hoşgörünün gerçeğe en yakın tarifini Ezoterik (Batınî) eğitimi benimseyen kurumlar ve topluluklar oluşturabilmişlerdir. Başlı başına bir araştırmayı içeren bu konuda, hoşgörü kavramının, inisiyelere ifade ettiği içrek boyutun ezoterik anlamına değinmeden; açıkça söylemek gerekirse, kısa bir akademik inceleme yükümlülüğünü yerine getirmeliyiz sanırım.

Hoşgörünün pratikte, kayıtsızlık ve şartsız kabul kavramları ile bilerek veya bilmeyerek karıştırılması, yani bu kavramların anlamlarının hoşgörüye yüklenmesinin bedeli her zaman yine hoşgörüye ödettirilmiş ve böylesi durumlar hoşgörü karşıtlarının en sık başvurdukları felsefî kural ihlâllerine olanak sağlamıştır. 

Diyalektik bir yaklaşım içerisinde, hoşgörünün ne olduğu noktasına, ne olmadığından yola çıkıldığında daha kolay varılabilir. En azından, hoşgörünün koşullarının analitik bir çözümlenmesinin yapılması, bu kavramın ve onun içerdiklerinin doğru ve açık bir biçimde anlaşılması için son derece gereklidir. 

Bunun sağlanabilmesi için hoşgörüden ilk olarak ayırt edilmesi gerekli kavramın, kayıtsızlık olduğu şu şekilde açıklanabilir : “Eğer siz insanların davranışlarına yahut tercihlerine aldırmıyorsanız, onlara mâni olmayarak, hoşgörülü olmuyorsunuz, siz bu durumda sadece kayıtsız oluyorsunuzdur.” 

Hoşgörü ayrıca, zorunlu olarak, hoş gören için daima mutluluk veren bir ruh hali de değildir. Yani, hoş görülecek durumun, isteklerimizin, beklentilerimizin dışında bir durum olmasından kaynaklanan, bir miktar da tatsızlık ve gerilim içerir. Eğer hoş gördüğümüz aslında kınayacağımız bir durum olmasaydı, işin içine hoşgörü kavramını sokmaya hiç de gerek kalmayacak, özgürlük anlayışımız, o durumun devamına müsaade etmemiz için yeterli olacaktı. Bu arada, söz konusu sapmanın, ideale veya beklenene kıyasla oldukça önemli ölçüde olması da, hoşgörünün şartlarının tam oluşumu için gereklidir.

Hoşgörünün varlığından söz edilebilmesi için hoş görenin, hoş gördüğü şeyi bastırmaya yada engellemeye (en azından karşı çıkmaya ve önlemeye) çalışacak güce sahip olması ama o gücü kullanmamayı yeğliyor olması da kesinlikle gereklidir. Mesela : Kölelerin, efendileri karşısındaki sessiz kabullenişlerini, hoşgörü niteliğinde mütalaa etmenin yanlışlığı yadsınamaz.

Hoşgörünün, düşünce tarihi içerisinde insana, Tanrı tarafından sağlanmış bir haslet, bir doğa yasası olarak kabul edilerek, ilk kavramsal incelenişi, Aydınlanma çağının kendisi ile başladığı kabul edilen John Locke’un “Hoşgörü Üzerine Bir Mektup” adlı yapıtı ile olmuştur. Locke burada, döneminin bağnaz Katolik dinsel hoşgörüsüzlüğüne başkaldırısını dile getirirken, Avrupa düşünce dünyasında ilk olarak farklı dinî yaklaşımların, günün egemen inanış biçimi ile ilişkilerinin sistematiğini getirmiş, kısaca Avrupa laiklik anlayışının temellerini atmıştır. 

Günümüzden geriye bakıldığında, Locke’un düşüncesine getirilebilmiş tek geçerli eleştiri onun, “hoşgörünün iyiliği ve toplumsal yararlarını değil, hoşgörüsüzlüğün yarattığı ve yaratabileceği sonuçların kötülüğünü” düşünceye başlangıç noktası olarak almış olmasıdır. Böylesi bir negatif hoşgörü anlayışının eksikleri, 19. yy. içersinde John Stuart Mill’in “Özgürlük Üstüne” adlı yapıtında yer alan pozitif hoşgörü yaklaşımı ile Avrupa düşünce dünyasına hediye edilmiştir. İlk bakışta hoşgörüden ziyade özgürlük konusunu inceliyor gibi görünen bu yapıt, Özgürlüğü sadece asıl amaç olan “Toplumsal Çeşitliliğin Sağlanabilmesi” için bir araç olarak ele alarak, hoşgörünün toplumsal ve bireysel ilişkilerdeki vazgeçilmezliğini bu bağlamda ortaya koymaktadır. Stuart Mill “Özgürlük Üstüne”de, hoşgörü savunuculuğu bayrağını Locke’un getirdiği noktadan öteye taşıyarak, günümüz toplumlarında geçerli hoşgörü anlayışının temellerini atmıştır. 

Bununla beraber, Stuart Mill; “Eğer bir şey, bizi hoşgörü kullanmaya mecbur edecek kadar yanlışsa, ona izin vermek nasıl doğru olabilir?” sualindeki Hoşgörünün Paradoksunun çözümü konusunda fazla yardımcı olmamıştır. Susan Mendus’un konuya ilişkin “Bir kimsenin kendi seçimini, kendisinin yapması onun için, doğru seçimi yapmasından daha önemlidir” şeklindeki yorumu ve Voltaire’ in “Söylediklerinizden nefret ediyorum; ancak onları söyleyebilme hakkınızı savunmak için hayatımı vermeye hazırım!” şeklindeki sözleri kanımca, özgür düşünce savunusunun yanı sıra, toplumsal çeşitliliğin toplumsal uyuma kıyasla önceliğini de kaçınılmaz olarak vurgulayarak hoşgörü paradoksunun çözümüne de olanak sağlamaktadır.

“Hoşgörüsüze hoşgörü gösterilmeli midir?” Hoşgörü anlayışımızın en üst düzeyde sınanması anlamına gelen bu konuya, modern liberal kuramcılardan Karl Popper çalışmalarında şöyle yer vermektedir : “Sınırsız hoşgörü, zorunlu olarak hoşgörünün kaybolmasına yol açacaktır. Sınırsız hoşgörüyü hoşgörüsüz olanlara bile gösterirsek, hoşgörülü bir toplumu, hoşgörüsüzlerin saldırılarına karşı savunmaya hazır olmazsak, hoşgörülüler ve onlarla birlikte hoşgörünün kendisi de ortadan kalkacaktır. Onun için biz, hoşgörü adına, hoşgörüsüzleri hoş görmeme hakkına sahip çıkmalıyız.”

 Peter Nicholson “Toleration As A Moral İdeal” adlı eserinde hoşgörüsüzlüğün nereye kadar hoş görülebileceği sorununa eylemsel ve düşünsel bir kıstas getirerek hoşgörüsüzlüğün fikirsel savunusu da dahil olmak üzere eyleme dönüşmediği sürece kanaatlerin her türlü ifadesinin hoşgörü ile karşılanması gereğini savunmaktadır.

Toplumsal kökenli tartışmalarda genellikle liberal bir değer olarak ele alınan hoşgörünün, düşünsel boyutta, Ulu Hakikate olan yakınlığı Albert Weale’in şu sözlerinde en çarpıcı bir biçimde ortaya konmaktadır : “Hiçbir şey insanların birbirlerinden farklı oldukları olgusundan daha açık değildir.” 

Görüldüğü gibi, farklı kişisel ve toplumsal hoşgörü algılamalarının oluşturduğu böylesi geniş bir yelpazenin sonunda, her zaman olduğu gibi yine, bilimsel araştırmaların bizi önüne getirip bıraktığı bir inanç kapısı bulunmaktadır. Bu inanç, yaratılışın farklılıklara gösterdiği hoşgörünün yaratılmışlar tarafından da devam ettirilmesi ilkesinden hareketle, farklılıkların coşkuyla kucaklanması esasına dayanıyor. 

İşte bütün bu ifadelerin ve dengelerin gerçekleştiği hoşgörü ortamında insanlar, akıl ve hikmetin aydınlığında, sevginin şekillendirdiği hoşgörü duygusu içerisinde, hiç bir fikrin ne mutlak yanlış, ne mutlak doğru olduğu noktasından başlayarak, gözü kapalı öne sürülen doğma, formül ve kör inançlardan kendilerini arındırmaya çalışmalıdırlar.

Attila TÖZÜN
23.09.2002

 



 

 YUKARI

 

Ana Sayfa | Hatırladıklarım | Fener | Pınar | Linkler | Arşiv | Bize Ulaşın